Aydaki AdaM
3/18/2007
AYDAKİ ADAM'DAN BLOG SEYAHATLERİ BOYU AĞIZ TATLANDIRICI NİYE

 

UN KURABİYESİ

Malzemeler :

 

rota ;oksijen;coşku ;denge ;hassasiyet

yalnızlık; umut ;mevsim;rüya;mimikler

un;uzak su damlası;sancı;fırın

ay tozu pudra şekeri; tepsi;sahil     

diyafram;koro;ıslık ;duman;margarin

bunlar yahut bunların muadilleri gibi şeyler...

 

Hazırlanışı:

 

                Pencere dışarıya açılmak ister; bir mevsimin üşüyen iç organları gibi;  içerilerde bir temaşa sergilemek ister gönül; çünkü bahar dışarının ötesinde, için ta içindedir; şehir paçalara bulaşan yoğun bir çamur şiiridir, çitiledikçe dibini, tarihin çiçekleri kendi topraklarını özleyerek sarılır lekelerin bıraktığı izlerin üzerine; aralarsın dolabı; içerideki soğuk yüzünü bulur; oysa sıcak olmalıdır her hevesin teni ki sarıldıkça unutabilesin mevsimin  seni içine almak için beklediği yalnızlık bültenini; soğuk, kuru dolap ışığı yüzünün donmak üzere olan mimiklerini aydınlatır;  biraz mimik saklamışsındır bugün için; zedelenmiş manasız laflamalardan sıyrılmış bir avuç mimik dolabın sarı ışığında;  hayatın okyanusundan suni bir akvaryum tatlı suyuna bırakılmış bir tür balık gibi hissedersin kendini, kendi yüzgeçleri üzerinde durmaya çalışan; her daim dipte mi olmalıdır bir balık;  diplerin derin mavi sarhoşluğunda kum rengine bürülü aldatmacalarıyla dolu yaratıklarla savaşmalı mıdır yoksa güneş ışığı ve sıcağın titreşimine bürülü yüzeyde, yüzeysel bilinci ile yüzeysel yüzeysel dolaşmalı, kolay oksijen eşliğinde benzerleri ile yüzmeli midir; hayır, belki de ay’ın gümüş ipliklerine ve ay’ın gecenin içine salgıladığı sancı ve görkem ile tutunmalıdır suyun doğasının kabarcıklarına; bilmeli bazen bedensiz bir balık olmayı, hayalet teninin ay ışığı rotasında; ilerlemeli ve alışmalısın her zaman solungaçlarının ve pullarının görünür olmamasına; hayalet bir balık belki hem dipte, hem yüzeyde, gizli bir ay ışığı senfonisinde, kayıp bir nota gibi gezinir, hem dipte değil, hem yüzeyde değil, olarak; buz dolabının soğuk sarı ay ışığında bir dışarı çıkış vardır, ta ki en uzak su damlasında kendini bulana dek;  en uzak damladır seni sen, rotanı rota, erdemi erdem kılan; hırsın ve yalanın kumuna göğsün değmiş, yüzeyin nemli sıcağında sırtın çizilmiştir; acımak istersin her harekette, her dilde, acıyamazsın;  vatoz anlasa, yengeç bilmez, palamut duysa, yunus görmez, çığlığın rüyasındaki haykırışı; en uzak damlanın seması bir gıdım oksijeni sonsuz kılar; dolabın koca boşluklarını soluk sarı ışık doldurur boş bir edayla; katlarda gezinir boş bir bakış;  kat kattır soğuğun soluğu; her biri dolu olmayabilir;  bir döngüsel havadır tüm bilebildiğin; katları dolaşan bir karbondur; ilk asansöre binişliğin haylazlığıdır boyun elverdikçedir coşku; bir çocuktur her katta durdurma düğmesine basan ve bu durgunluğun merakıyla sonsuzluğun katlarına çıkmak isteyen; gözün görmüştür aradığını; ölçü bilmez bazen kalbin, 250 gramlık hayal gücünle, 250 gram olup olmadığından emin olamadığın ve ambalajlara güvenmekte zorluk çekerek uzandığın paketi alırsın margarini avucunun mevsimlik sıcağına; artık sudan çıkmış süte dönmüş gibidir yağ, bir tutam otun yeryüzünden besin zincirine göçüdür, bir büyük başın küçük derdidir geriye kalan, otlaktan aldığı ilhamı beşeri ihtiyaca gark ettirmek; fabrikasyon bir düğümdür ambalajın üzerine atılmış, yüzeyin gün ışığı üzerine resmedilmiştir; ay ışığı dolabın içine kapatılır; hep merak etmişsindir soğuk sarı ay ışığı parlamaya devam eder mi içeride bir yerlerde; hayaletçe girmek istersin kapıları aralamadan içeriye; görmek istersin yansıyan ışımanın ruhunu, ellerini; ama hayalet bir notasın senfonide gezinen; neredesindir ki seni sen bile bulabilesin bazen; göremezsin merakın giysisini çünkü aynalıdır o, kıyafeti gösterir sana çocukluğunun sesini; bir elinde 250 gram olup olmadığı belirsiz margarinle, diğer elinde 250 gramlık bir şüphecilikle mutfağın bilinç altında bir takıntı gibi kala kalmışsındır; adalet mitolojisi simgesi gibi, şüphe hassasiyeti dengeler; pencere içeriye açılmak ister; sen dışarıya girmek zorundasındır; işte böyledir hassas dengeler; coşkunun geri kalanı için daima malzemeye ihtiyaç duyarsın, bir isteği yerine getirmenin tüm malzemesi hevesinde yuva yapmışken; şehir içinde ağır şartlarda harıl harıl bir makine gibi işliyorken; otantik bir beden dili kuşanıp kapıyı açarsın dışarıya doğru; gizli ve kof olmamasını umduğun bir hayat ağacının kahverengi kemiklerinin aşkından ibaret kapılardan geçer, betonu acelenin rotasıyla yarıverirsin; sokaktasındır; asfaltın cevabı ayak altlarında, sevmekten vazgeçemediğin kozmopolit taşrada şiir gibi akmak istersin; tüm sonlar ve tüm ilkler yol ağızlarında döngüsel katarlar vücuda getirir; tüm vücudun tek başına bir nedensellik hücresidir; içinden kor hayatlar akar, ayrılıkların ve özlemenin hassas sinir uçları gibisindir; her lodos değişinde biraz daha artar ağrı; su biraz daha çekilir çiçeklerin ve leylakların diplerinden; bir uyuşma hissi gibidir yürümek senin için; bir pencere gibisindir yer altının kilerinden soğuk mevsime açılan; şahsi alanın içerisinde şehrin atmosferine bir sigara dumanıyla katkıda bulunuverirsin belki de; her ciğerde gezinen kayıp notasındır; her nefeste bir parça karbonsundur; bir harfsindir meydanlarda her gördüğü kendi yabancılaşmışlığına yerli yersiz yerel adresler soran; korodaki hayalet sopranosundur, çığlığını balık tonunda içine atan; gri göğün pencereleri içine açılır; bulutların kılıfını hissedersin yüzünde; kayıp notasındır; karabasan dokunmuş gibidir ses çıkmaz diyaframının en takıntılı damarına; çünkü kara basma iz olur, yar gelmezse güz olur gibi olmuştur sanki; kozmopolit şarkının yerde bıraktığı kırıntılardaki masallar sarar havayı; taşra öbeğin sinesinde açılmış şair çukurlarını düşünürsün; şiirlerin içine düştüğü sonları düşünürsün; yürürsün; düşünmemelisindir sanki; elindeki denge haritası sana hatırlatır eksikliğini; yolculuk bazen taşımaz kendi yük gemisini arayışının cebinde; girmelisindir bir kapıdan içeri, girersin…

 

                ‘Merhaba süper marketçi amca!’

                ‘Merhaba, ne istemek isterdin?’

                ‘Süper bir şeyler. Öncelikle ay tozu istiyorum, uzun yollar yürüdüm, sonra yirmi beş otuz tane kadar badem içi istiyorum, yarım kilo tutarında yarım kilo un istemek istiyorum. ’

                ‘Hay hay başım üstüne, demek için ne kadar can attığımı bilmeni istiyorum, lakin saydığın şeyleri şöyle bir hafızamda tekrarladığımda bunlardan birinin beni ne kadar çok düşündürdüğünü anlamalısın, bizde o bulunmaz, satmadık ve satmamıza imkan yok. ’

                ‘Hangisidir o saygıdeğer süper marketçi amca?’

                ‘Ay tozudur . Bizde ne arar birader o!’

                ‘Hayatımın alış verişe denk gelen bölümlerinde belirli bir mesafeyi korumak ve gözetmek için ne kadar çabaladığımı bilmenizi isterim sayın süper marketçi amca, bu nedenledir ki bana birader demeyiniz. ’

                ‘Ama sen bana kaç keredir amca demişsin. ’

                ‘Hafızanızı mı taradınız yine?’

                ‘Şüphesiz. ’

                ‘Ben özür dilerim, ne bileyim eskiden süper marketler yoktu bu kadar çok, bakkallar daha yoğunluktaydı, onlara amca demek adeta bir gelenekti. Ayrıca şunu da ilave etmeliyim ki, bakkal amcaların tezgahları üzerinde her zaman ay tozu kavanozu olurdu. Eski tatlar kalmadı artık, eski kışların kalmaması gibi. ’

                ‘O dediğin leblebi tozu yahut un kurabiyesi kavanozlarının dibinde kalan kırıntılardır, sen çocukluktan kalma anılarının uzak bulanıklığındasın, hafızan seni yanıltıyor. ’

                ‘Keşke hafızam beni değil herkesi yanıltsaydı da böylece inanırdık ay tozlu tatlı anılarına. ’

                ‘Çok uzattın lafı, arkanda müşteriler bekliyor, ay tozu yerine pudra şekeri vereceğim. ’

                ‘Verin. ’

                ‘Diğer istediklerin de hazır. Hepsini bir poşete koyayım mı?’

                ‘Şüphesiz. ’

                ‘Buyur, afiyet olmasını temenni ederim. ’

                ‘İyi günler dilemek istiyorum size ve sizin aracılığınızla tüm sevdiklerime. ’

                ‘Bir dakika ücretini ödemedin!’

                ‘Yanımda yeteri miktar yok, yaz yine deftere süper marketçi amca, yap bir süperlik. ’

                ‘Hep yazıyoruz zaten, hep yazıyoruz!’

 

                Yürümeye başlarsın yine; kaldırım çizgilerine değmemeye çabalayarak; sınırların arasında kalan kaldırım kıtalarının üzerinden yeni dünyaya platonik bir aşkla tutunmuş bir kaşif gibi; antik değerler biçersin kendi adımlarınla işaretlediğin yürümüşlüğe; mimiklerin yeniden yüzünün portesinde dizilir yavaşça; edilgen bir ıslık takınırsın dudaklarına, etken bir şarkının melodisi titreşimlerle yayılır yollara; insanlardan çok randevulara geç kalmamayı önemseyen biri gibi yürümeye başlar, başını öne eğer, bakışlarınla ayaklarına destek olursun; ayaklarından bakış geri gelir sana; ölçü bilmez gönlün ve gayet ölçülüsündür; girersin kapıdan; kapı içeri, pencere dışarı açılmak ister; ay tozsuz tezgahına tepsiyi koyarsın; çok eskilerde insanların dünyayı tepsi gibi zannedip, bir öküzün boynuzları üzerinde durduğuna inanmaları gelir aklına; batıl bir hayvanın nasıl zamanla ilime kurban edildiğini düşünürsün; margarininin 250 gramlığına inanır, ay tozu sarısıyla yaklaştığın pudra şekerini açar, ikisini birlikte tepsiye boca edersin; başlarsın karıştırmaya; uzaktan bir hayalet balık gibi izlersin denizinden, tepsi içindeki yığının nasıl zamanla beyazlaştığını; bembeyaz bir sahil oluşturduğunu karşında; karada, bir öküzün boynuzları üzerindeki ana karada yüzebilmeyi düşünürsün; en uzaktaki damla en uzaktaki kum tanesinin hayaliyle buharlaşır; un dökmeye başlarsın bu karışımın üzerine, betonlaşır kıtan; karıştırırsın yine ellerinle; coşkun bir kas hareketi sonatıyla parmaklarından tepsine akar; artık tepsideki düzlüğü ilim ile yuvarlaklaştırma zamanıdır; artık boynuzların üzerinde olmamalıdır; ellerinle parçalar alır, yuvarlaklaştırırsın; gezegenlerini keşfedilmek üzere yörüngelerine koymaya hazırsındır; birer badem içi tanesi koyarsın üzerilerine; en uzaktaki tanedir tüm yolculuk; yuvarlak dünyaların içinde gizli olandır yolculuk; dolabın sarı soluk ve soğuk ay ışığı yoktur artık; sıcak fırının içinde, sıcak yaz gecelerine bırakırsın bir süre yuvarladıklarını; döngü tamam olur; hafif ısısında beyazlaşıncaya kadar dururlar ısının kanatları altında; sonra tekrar soğur tenleri çıkarınca; ay tozu sanrılı pudra şekeri dökülür üzerilerine; işte böyledir bu işin hikayesi;  böyledir un kurabiyesi,

                                                                              Afiyet olsun.  

 

(‘Yaz deftere. ’

‘Hep yazıyoruz zaten, hep yazıyoruz!’)

 

posted by aydakiadam at 12:41 | in: YEMEK
Yazı Linki | Arkadaşına Gönder | Yorumlar (38) | Yorum Ekle

|1/3|sonraki sayfa>>